Proje Konusu :
ALİJA İZZETBEGOVİÇ
Proje Danışmanının
Adı ve Soyadı :
(TEMMUZ 2012)
ANSİKLOPEDİK BİLGİ:
Alija Izetbegović, 1925'te bugün Bosna-Hersek'in
kuzeybatısında bulunan Bosanski Šamac kasabasında dünyaya geldi. Ailesi İslami
duyarlılığa sahip bir aileydi. Ancak Izetbegović, İslam karşıtı ve Müslümanları
Avrupa'ya dışarıdan girmiş kimseler olarak gören bir çevrede yetişti. Saraybosna'da bir Alman lisesinde
eğitim gördü. Bilime önem veren ve disiplinle çalışan bir öğrenci olarak
tanındı.
Lise çağında üstün kabiliyetleriyle
ve İslami konulara ilgisiyle öne çıktı. O dönemde bazı arkadaşlarıyla birlikte
dinî konuları tartışmak amacıyla Mladi Muslimani (Müslüman Gençler Kulübü)
adını verdikleri bir kulüp kurdu. Bu kulübü kurduğunda henüz 16 yaşındaydı,
fakat oldukça etkin ve üretken bir düşünce kabiliyetine sahip olduğu
gözleniyordu. Bu yüzden kurduğu kulüp bir düşünce kulübü olmaktan çıkarak
aktivite kulübüne dönüştü. Dolayısıyla birtakım eğitim ve hayır faaliyetlerine
öncülük etmeye başladı. Ayrıca genç kızlar için de ayrı bir birim oluşturdu. İkinci Dünya Savaşı esnasında da ihtiyaç sahiplerine
yardım etti.
Izetbegović'in
kurduğu Müslüman Gençler Kulübü oldukça önemli faaliyetler gerçekleştirdi.
İkinci Dünya Harbi esnasındaki faaliyetleriyle de herkesin dikkatini çeken
gözde bir oluşum hâline geldi. Ancak bu savaş esnasında tüm Yugoslavya, Almanların işgaline
geçmişti. Bu savaş esnasında Sırp Çetnikler Alman askerlerinin de desteğinden
yararlanarak Bosna'da 100 bin Müslüman’ı öldürdüler.[1]
13
Ocak 1946'da Yugoslavya yeniden
bağımsızlığına kavuştu. Ancak bu bağımsızlık hareketinde Komünist Parti
yanlıları önemli bir rol üstlendiklerinden bağımsızlık sonrasında da ülkede
yönetimi ele geçirdiler. Ülkenin resmî statüsünü de federal cumhuriyetler
birliği olarak belirlediler. Buna göre Yugoslavya altı federal cumhuriyet ile
iki özerk bölgeden oluşacak, cumhuriyetlerden biri de Bosna-Hersek Cumhuriyeti
olacaktı.
Komünist
rejimin ülke yönetimini ele geçirmesiyle birlikte dinlere özellikle de İslam'a
karşı bir savaş başladı. Izetbegović, İslami faaliyetleriyle tanındığından ve
ateizme karşı olduğundan komünist baskının en önemli hedeflerinden biriydi. Bu
sebeple 1949'da İslamcılık
suçlamasıyla hapse girerek beş yıl hapis cezası çekti.
Izetbegović'in sıkıntıları 1953'te
iktidara gelen Tito zamanında
daha da arttı. Fakat o bütün baskılara rağmen İslami konularda kafa yormaya,
fikirler üretmeye, etrafını aydınlatmaya devam ediyordu. Bu arada sistemin
Müslümanların meseleleriyle ilgilenmesi üzere görevlendirdiği Hasan Duzu ile ilişki kurarak onunla irtibat halinde çalışmalar yürütmeye
başladı.
Tito'nun 1974'te yeni
bir anayasa hazırlamasından sonra yönetim Müslümanlar üzerindeki baskıyı kısmen
hafifleterek bazı geleneksel İslami kurumların yeniden işlev kazanmasına imkân
sağladı. Bu yumuşama üzerine bazı camiler ve medreseler yeniden açıldı. Küçük
çapta da olsa bir yumuşamayla bazı dinî kurumların yeniden hayata geçirilmesi
Müslümanlar arasında hızlı bir İslami uzlaşıya zemin hazırladı.
1980'de Tito ölünce federasyon cumhurbaşkanlığı
konusunda bir anlaşmazlık ortaya çıktı. Bunun üzerine altı federal eyaletin her
birinin cumhurbaşkanının sırayla bir yıl federasyon cumhurbaşkanlığı yapması
üzere anlaşma sağlandı. Bu gelişmeyle birlikte ülkede kısmen bir
demokratikleşme sürecine girilmiş oldu. Çünkü federal eyaletlerde yönetime
geçmek isteyenler siyasal partiler vasıtasıyla faaliyetler yürütebiliyorlardı.
Buna bağlı olarak hürriyetlerde de bir genişleme oldu. Izetbegović'in oğlu bu
ortamdan yararlanarak babasının makalelerini bir kitapta toparlayıp,
1983'te "İslami Manifesto" adıyla
yayınladı. Izetbegović'in daha önce 1970'te
de bu adla bir kitabı yayınlanmıştı. 1983'te
söz konusu kitabın yayınlanması epey bir yankı uyandırdı. Hâkim sistem bu
gelişmeye tahammül edemeyerek Izetbegović'i Avrupa'nın
ortasında radikal İslami bir cumhuriyet kurmak için çalışmakla suçladı ve
tutuklattı. Izetbegović, mahkeme önüne çıkarılıp “hakim sistemi değiştirmek ve
Bosna-Hersek'i İslami devlete dönüştürmek için çalışmak”la itham edildi ve
yargılamadan sonra 14 yıl hapis cezasına mahkûm edildi. Fakat bu mahkûmiyet
onun kitabının bütün Bosna'da duyulmasını ve tesirini göstermesini sağladı.
Müslümanlar muhtelif yollarla onun söz konusu kitabını temin etmeye
çalışıyorlardı. Kitabın yazarının bu kitaptan dolayı hapiste olması okuyanların
ruhlarındaki tesirinin daha da artmasına sebep oluyordu.
Yargıtay kararıyla daha sonra mahkûmiyet süresi 11 yıla indirildi.
1988'de çıkarılan bir afla da serbest bırakıldı.Beş yıllık hapis süresi
(1983-1988) Izetbegović'in hayatında önemli etkiler yaptı. Hapiste düşünmeye,
fikir üretmeye, daha önce üretilmiş fikirlerden istifade daha çokça fırsat
buldu. Bunun yanı sıra önemli bir fikri eserinden dolayı hapse atılması olması,
onun fikirlerinin çevrede daha çok yankı uyandırmasına sebep oldu. Ayrıca onun
hapiste olduğu dönemde yıllarını verdiği "Doğu ve Batı Arasında
İslam" adlı meşhur kitabı yayınlandı. Bu kitabını bir arkadaşı neşretti ve
çok kısa zamanda geniş bir kitleye ulaşarak büyük yankı uyandırdı. Izetbegović,
bu kitabıyla İslam'ı sade ve öz bir şekliyle yetişen nesillere kazandırmayı
hedefliyordu
Izetbegović,
hapisten çıktığında dünyada komünist rejimler çöküş dönemine girmişti. Yugoslavya'da da eski federatif yapının korunması
konusunda çok fazla bir duyarlılık kalmamıştı. Bunun yerine bağımsızlık yanlısı
fikirler etkisini göstermeye başlamıştı. Ayrıca eyaletlerde yönetime geçme
konusunda etkin siyasi yarışlar başlamıştı. Alija Izetbegović de Bosna-Hersek
Özerk Cumhuriyeti’nde Demokratik Eylem Partisi (SDA) adı verilen bir siyasi
parti kurdu. Bu parti Bosna-Hersek'te 5 Aralık 1990'da gerçekleştirilen genel seçimleri
kazanarak lideri Alija Izetbegović cumhurbaşkanı oldu. Bu seçim SDA'nın girdiği
ilk seçim olmasına rağmen büyük bir başarı elde etti ve cumhurbaşkanlığını
kazanmasının yanı sıra parlamentoda da 86 sandalye elde etti.
1990'lı
yıllara girildiğinde Yugoslavya Sosyalist Federal
Cumhuriyeti içinde bir bağımsızlık hareketi baş gösterdi. Özerk cumhuriyetler
birbiri ardından bağımsızlıklarını ilan ediyor ya da bu yönde niyetlerini
ortaya koyuyorlardı. Bosna-Hersek de 1 Mart 1992'de
gerçekleştirdiği referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti. Çünkü yapılan
referandumda halkın % 62,8'i bağımsızlığı tercih etmişti. Ancak Sırplar
hemen arkasından Bosna-Hersek yönetiminde söz sahibi olan Müslümanlara karşı
savaş açarak yeni bir katliam hareketi başlattılar.
Hırvatistan ve Slovenya'nın bağımsızlık mücadelesine destek olan Avrupa ülkeleri ve ABD ise
Bosna-Hersek'i Sırp saldırıları karşısında yalnız bıraktılar. Bosna-Hersek
Müslümanlarını en çok sıkıntıya sokan da, Avrupa'nın üçüncü büyük ordusu Yugoslavya Federal Ordusu'nun Sırp çetnikleriyle birlikte hareket etmesi, onlara destek vermesiydi. Müslümanlarsa
herhangi bir askerî destekten yoksun ve silah yönünden çok zayıftılar. Sonuçta
Sırplar Bosna-Hersek'in önemli şehirlerini işgal ettiler. Bu işgal hareketi bir
milyona yakın Müslüman’ı göçe zorladı. Sırplar işgal ettikleri yerlerde hem
katliam hem de yıkım gerçekleştiriyorlardı. Özellikle camileri ve İslami izler
taşıyan tarihî eserleri yıkmaya özen gösteriyorlardı.
Bosna-Hersek meselesinin çözümü için
değişik tarihlerde gerçekleştirilen görüşmeler ve arabuluculuk çalışmaları da
bir sonuç vermedi. 1994'ün
sonuna gelindiğinde Bosna-Hersek'teki iç savaşın aldığı can sayısı 250 bini,
göçe zorladığı insan sayısı ise 1 milyonu aşmıştı.
Bosna-Hersek Cumhuriyeti
cumhurbaşkanı Alija Izetbegović çok büyük askerî güce ve imkana sahip olan
Sırplarla, her türlü askeri imkandan yoksun ve hiçbir dış desteğe sahip olmayan
Bosna-Hersek halkını karşı karşıya getirmemek için önce oldukça temkinli bir
politika izledi.
Bosna-Hersek Müslümanlarının direnişlerine
Müslüman halklar grubu sahip çıktı. İslam dünyasının muhtelif bölgelerinden
gençler direnişçiler soykırıma dur demek için bu ülkeye gitti. Direniş ve savaş
aynı zamanda Bosna-Hersek Müslümanları arasında İslami
bilinçlenmenin artmasını da sağladı. Ancak ülke yönetimleri Bosna-Hersek
Müslümanlarını büyük ölçüde yalnız bıraktılar. Buna ek olarak Avrupa ve ABD, ezilen ve katliamlara maruz
kalan Bosna-Hersek halkına hiçbir şekilde destek çıkmadı. Katliamın son
raddesine vardığı sırada da Sırpların isteklerini kabul etmeleri için
Müslümanlara baskı yaptılar. İşte bu siyasi baskılar ve eşit olmayan savaş
şartları karşısında Izetbegović, önüne konulan anlaşmayı kabul etmiştir. Çünkü
savaşın devam etmesi Bosna Müslümanlarının tam bir soykırımla karşı karşıya
gelmeleri gibi sonucun doğmasına sebep olabileceğini düşünüyordu. Neticede 1995'te ABDtarafından dayatılan Dayton Anlaşması'nın
imzalanmasıyla savaş sona erdi. Anlaşma Bosna-Hersek topraklarının % 51'ini
Müslümanlara ve Hristiyan Hırvatlara, % 49'unu da Bosna-Hersek Sırplarına
(veya bu ülkeye yerleşmiş Sırplara) veriyordu. Yönetimin de bu üç halk arasında
paylaşılmasını şart koşuyordu. Anlaşmayla Amerika Birleşik Devletleri, aynı
zamanda Müslümanlara ellerindeki silahları imha etmelerini ve ABD patentli
silahları, yedek parçasız bir şekilde satın almalarını şart koştu.
Bosna-Hersek Savaşı, ABD ve
Avrupa'nın haçlı kimliğini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bunu bizzat
Avrupalı tarihçiler ve yorumcular da itiraf etmiş ve bu savaşta Batılıların 19.
yüzyıldaki sömürgeci kimliklerine geri döndüklerine dikkat çekmişlerdir.
HAKKINDA YAZILAN
YAZILAR
Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç, 8 Ağustos 1925'te doğdu. 24 yaşında
İslâmcılık suçlaması ile 5 yıl hapis yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra önce
hukuk, sonra ziraat fakültelerini bitirdi. 25 yıl avukatlık ve bir inşaat
firmasında yöneticilik yaptı. 1970 yılında yazdığı İslâm Manifestosu adlı bir
kitap, 1983'te kovuşturmaya uğradı. 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı.
1950 öncesinde kurulmuş olan Mladi Müslümani adlı örgütü yeniden örgütlemek
suçlaması ile 14 yıl hapse mahkum edildi. Yargıtay bu cezayı 11 yıla indirdi.
1989 yılında Yugoslavya'nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu
özgürlüğüne kavuştu. 1990 yılında İslam Manifestosu'nu yeniden bastırdı. Bu
kitap İzzetbegoviç'in İslâmi kimliğinden ziyade, siyasi kararlılığının ve
mücadelesinin bir simgesi oldu. İzzetbegoviç'in, komünist dönem Yugoslavyasında
cezaevinde geçirdiği yılların, sağlık problemlerinin artmasına yol açtığı
belirtiliyordu.
(Yenişafak - 20,10,2003)
ONU SAVAŞTA TANIDIM
(21-29 Ekim 2003 - Yeni Şafak - Mehmet Koçak)
Onu hep uzaklardan duyardım.
Genç bir gazeteci olarak dış politikaya yeni yeni ilgi duymaya başlamıştım.
Balkanları dergi ve kitaplardan öğrenmeye çalışıyor, Almanya ve İsviçre başta
olmak üzere, Balkanlardan gelenlerin kurdukları teşkilatlara giderek bölge ile
ilgili bilgi alıyordum. Yugoslavya'yı meydana getiren Cumhuriyetlerden
Hırvatistan, Bosna Hersek, Kosova, Sancak ve Makedonya'dan kaçarak Avrupa ülkelerine
sığınan siyasi öncülerle buluşup siyasi faaliyetleri öğreniyor ve örgütleri
tanıyordum. Bosna müslümanlarının mücadeleleri sözkonusu olsun da, Ali izzet
Begoviç adı zikredilmesin; mümkün değil. Halkına kendini adamış, İnanmış samimi
bir müslüman olduğu için defalarca mahkemeye çıkarılmış, 9 yılını zindanda
geçirmiş olan bu 'İslamcı lider' hep sembol isimdi.
Onunla
tanışmayı, fikirlerinden yararlanmayı çok istediğim halde bir türlü
gerçekleştirememiştim. Bosna-Hersek'in dağılan Yugoslavya'dan ayrılmasından
sonra Sırp canileri tarafından tarihde eşine zor rastlanan soykırımı
hareketinin başlatıldığı sıralarda, 4 Aralık 1993'te tüm zorlukları aşarak
kuşatma altındaki Saraybosna'ya İgman Dağı üzerinden girmeyi başardım.
Cumhurbaşkanı Begoviç'in Başdanışmanı Osman Brka'ya Viyana'da, Saraybosna'ya
geleceğimi söylediğimde inanmamış olmalı ki, Saraybosna'da beni karşısında
bulduğunda şaşırmıştı..
Osman Brka, Aliya
İzzetbegoviç'e benden bahsetmiş, Bosna ile ilgili çalışmalarımı anlatmış.
İzzetbegoviç de, "Biz ateş çemperi içinde yaşarken, bizi hatırlayıp bunca
zorlukları göze alarak geldiğine göre, mutlaka görüşelim" demiş. Şehri
çevreleyen tepelere yerleşen Sırplar, Saraybosna'yı sürekli
bombalıyorlardı.
Günde takriben 300 top mermesi
şehir merkezine düşüyordu. Cumhurbaşkanlığı binası, seçilen hedeflerin başında
geliyordu. Buna rağmen İzzetbegoviç, Başbakan Haris Silayiç ve Cumhurbaşkan
Yardımcısı Eyüb Ganiç başta olmak üzere müslüman Boşnak halkının siyasi
öncüleri bu binada çalışmalarını sürdürüyorlardı. Osman Brka ile
Cumhurbaşkanlığı sarayındayız. Çalışma odasının girişinde Aliya İzzetbegoviç'in
oğlu Bâqır Begoviç bizi karşıladı. Onunla Viyana ve Cenevrede önceden
görüştüğüm için, tanışıklığımız vardı.. Nihayet kapılar açıldı ve Aliya
İzzetbegoviç bizi ayakta karşıladı ve kucakladı. Karşımdaki insan, içinde
bulunduğu çetin mücadele-savaş şartlarına ve ilerleyen yaşına rağmen dimdik
ayakta ve kararlıydı. Dışarıda çatışma sesleri hiç kesilmediği gibi zaman zaman
yakınımıza top mermileri düşüyordu. Her an bir top mermisi başımıza da
düşebilirdi.. Böyle bir ortamda süren sohbetimizde, dünyadaki değişimler ve
Balkanlarda meydana gelen olayları tartıştık. Onun olaylara bakışı, tarihi
bilgisi ve gelişmeleri değerlendirme tarzı beni ciddi manada etkilemiştir. Onunla
sonraki yıllarda defalarca biraraya geldim. Önemli konuları tartışıp
fikirlerine baş vurdum. Kıymetli fikirlerinden çokca istifade ettim.
MÜNEVVER BIR LIDERDI
Cesaret ve kararlılığıyla hemen herkesin dikkatini üzerinde toplayan
İzzetbegoviç, bütün baskılara rağmen boyun eğmeyen ve inandığını hiç çekinmeden
her yerde savunan bir insandı. İslamî kimliğini her zaman ve mekanda
sergilemekten çekinmeyen, inancından taviz vermeyen bir şahsiyet idi.. Bu
tavrını Mahkemelerde yargıçlara karşı olduğu gibi birçok uluslararası kurum ve
kuruluşların düzenlediği toplantılarda da ortaya koymuştur. Bunların birine ben
de şahid oldum. 4-5 Aralık 1994'te Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de
gerçekleştirilen Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı zirvesinde, 52 ayrı ülkenin
Devlet veya Hükümet başkanının katıldığı toplantıda kadeh kaldırmayan tek lider
o idi. Genç yaşta başlattığı siyasi çalışmalarında, o, her zaman asimile
edilmek istenen milletini, öz kimliği olan İslam kültürüyle ayağa kaldırmanın
mücadelesini vermişti. O hep zoru ve çileyi seçti. Osmanlı'nın Balkanlar'dan
çekilmesiyle Sırp ve Hırvatlar tarafından yeryüzünden silinip toprakları işgal
edilmek istenen Müslüman Boşnak halkı tarihinde ilk defa bağımsız bir ülke
olarak semalarında bayrağını çekip kendi ordusunu kurmaya muvaffak olmuşsa,
bunda şüphesiz Aliya ve arkadaşlarının çok büyük rolü olmuştur.
ZORU VE ÇILEYI SEÇTI
O sadece siyasi bir lider değil, Bosna halkının sembolü karizmatik bir liderdir
de. Denilebilir ki, Bosna Davası, Aliya sâyesinde büyüdü. Aynı şekilde, Aliya
da Bosna Buhranı ile.. Bosna Trajedisi ortaya çıkmasaydı, Aliya, belki de zaman
değirmeninin içinde ufalanıp giden nice tefekkür ve eylem adamlarından birisi
olarak, kaybolup gidecekti.. Ama, Yugoslavya dağıldıktan sonra ortaya çıkan
korkunç boğuşma içinde; Bosna, Aliya sâyesinde kendi öz kimliğine uygun bir
çizgi izlemek bahtına kavuştu ve Aliya da, inanç, fikir ve eylemlerinin
uygulama alanı olarak bulduğu, bağımsız olmak için çırpınan bir müslüman halk
ve bir müslüman toprağına..Onun için de, Aliya'nın şahsında, aslında bütün bir
Bosna ve hatta Balkan tarihi, ve özellikle Balkan müslümanlarının 500 yıllık
sergüzeştlerinin tarihi vardı..
ALİYA'NIN KİŞİLİĞİ
Aliya tezahurat olur veya üzerine gösteri gölgesi düşer korkusuyla Cuma namazını
hangi camide kılacağını en son ana kadar gizli tutardı. Gideceği camiyi, Oğluna
ve korumalarına, arabaya bindikden sonra söylerdi. Dini istismardan çok
korkardı ve cami avlularındaki ilgiden son derece rahatsız olurdu. Bir gün..
Sisli bir kış havası ve günlerden Cuma. Müslümanlar devam eden Sırp
bombardumanından korunmak için yüksek binaların duvar diplerinden hızlı
adımlarla camiye koşuyordu. Ben de daha güvenlikli bulduğum için Cuma namazını
Gazi Hüsrev Bey camiinde kılmaya karar verdim. Cami, savaşa rağmen tıklım
tıklım doluydu. Hocaefendi hutbede iken Aliya ve oğlu Baqır ve iki koruma
girdi. Hoca hutbeyi durdurdu. Hürmeten yer almasını bekledi. Görevler ayağa
kalkıp en önde yer vermek istedi. Ancak Aliya, "burası Allah'ın evidir.
Burada faraklılık olmaz.. Allah katında en üstün olan, takva sahibi olandır.
Herkes, bulduğu yere oturur. Ben burada oturacağım. Bilmiyoruz, belki hepimiz
çiğnenecek, öleceğiz; amma, İslamı inşallah çiğnetmeyeceğiz... Hocam lütfen
hutbeyi tamamlayın!" demişti. Aliya'nın o tavrıyla bütün cemaat
duygulanmıştı..
EMEKLI MAAŞIYLA GEÇINIRDI
Mutevazı evinde sadece emeklilik maaşıyla geçiniyordu. Son ânına kadar sâde bir
hayat yaşadı... Arkasından mal ve mülkler bırakan bir lider değil, halkına
hürriyeti kazandıran örnek bir mücadele ve ışık tutan eserler bıraktı. O en zor
şartlarda bile adâletin üstünlüğünü esas alan bir ahlâk anlayışıyla düşmanları
üzerinde bile, saygı uyandırmıştı... Asla, kin duygusuna kapılmayan; hep,
iyiliğin ve ahlâkın, adâletin gerçekleşmesini gözetleyen bir fazîlet timsali
olarak parladı. Gizliliği, entrikayı sevmezdi. Açık ve şeffaf olmayı önerirdi.
Hesap vermekten kacınmazdı. Makam ve mevki onun için inanç ve ideallerini
gerçekleştirme yolunda bir amaç değil, bir araçtı. Mutevazi ancak onurlu bir kişiliği
vardı. Eleştiriye açıktı, tartışmayı severdi. Ancak haksızlığa tahammülü yoktu.
Hayatı boyunca, Allah'a ve İslama göre şekillenen şahsiyetine, kendine olan
güveniyle hep dik durmuştu. Son yıllarında ise, gençlerin yolunu açmak için,
huzur içinde makamını güven duyduğu genç kadrolara bıraktı ve onlara
tecrübeleriyle yardımcı olmayı sürdürdü..
BOŞNAKLARIN ŞANLI DIRENIŞI
Aliya'yı her ziyaret edişimin ardından, günün olaylarını değerlendirip,
geçmişten günümüze Balkanlardaki değişimleri ve müslüman Boşnakların varolma
mücadelesi ile Aliyaínın bu mücadeledeki rolünü araştırdım. Her fırsatta
sorular sorardım. Aliya büyük bir sabırla bu sorularıma cevap verirdi. Kısacası
Onu tanımak ve ruh dünyasının inceliklerini sezmek için onun tefekkür
dünyasında girmeye çalıştım.
Bu yoldaki her adım atışımda, gördüm ki o bir derya, ve o bir sabır taşı. Bir
dafasında bana, ësenin soruların beni yeniden tarihe getiriyor. Her tefasında
geçmişi hatırlıyorum ve bütün bir tarihimiz gözümün önünde canlanıyor.. Ve,
geçmişi hatırladıkca geleceği daha iyi görebiliyorum. 'Nereden nereye' diyerek
ufkum genişliyorî demişti. O zamanlar aldığım ses kayıtlarını yeniden
dinliyorum ve notlarımı yeniden okuyorum . Onunla olan beraberliğimi bir
kazanım ve bir güzel talih olarak kabul ediyorum. Yeni Şafak için hazırladığım
bu dizide . Yakın gecmişimizde Balkanlarda yaşananlar, Sırp çetnikleri ve
Hırvat Ustaşaların yaptığı zülümler ve bunlara karşı milletçe inanç
değerleriyle varolma mücadelesi veren müslüman Boşnak halkının şanlı direnişini
bulacaksınız. Ayrıca Aliyaínın kendi ağzından gençliğini, Müslüman Gençler
Teşkilatı'na katılışıyla başlayan cile dolu hayat mücadelesini ve Onun
Önderliğinde Bosna'da yükselen bayrağı okuyacaksınız.
ALİYA'NIN AĞZINDAN HAYATI:
'BÜYÜK DEDEM BIR OSMANLI SUBAYIYDI'
"GENÇ MÜSLÜMANLAR TEŞKILATI, ÖZGÜR BOSNA'NIN TEMELIDIR"
Aliya İzzet Begoviç ailesini
ve özyaşam öyküsünü şöyle anlatıyor: 'Ailem, 1868'e kadar Belgrad'da yaşadı. O
yıllarda Sırplar'ın taşkınlıkları ve gelişen bazı üzücü olaylardan sonra Müslüman
aileler yavaş yavaş Belgrad'ı terketmeye başlamıştı. Dedemin büyük dedesi
Belgrad'da Osmanlı Ordusu'nda subay imiş.. Tayini üzerine, Belgrad'dan
Bosna-Hersek'in Şamac kentine taşınmış ve ailemiz Şamac'da toprak satın alarak
yerleşmiş ve Şamac'ın adı da artık, Aziziye olmuştu. Çünkü, zamanın Osmanlı
Sultanı Abdulaziz Belgrad'da Sırplar'ın taşkınlıklarından rahatsız olan
Müslüman ailelerin Şamac (Aziziye) bölgesine yerleşerek yeni bir kasaba
oluşturmaları emrini emrettmişti. Böylece Müslümanlar'dan oluşan yeni bir
kasaba oluştuğu gibi, Müslümanlar da korunmaya alınmış oldu. O zamanlar
Belgrad'da Müslümanlar rahat değilmiş ve Sırplar sürekli onlara saldırıyor ve
faili meçhul cinayetler çoğalıyormuş. Sultan Abdulaziz'in bu girişimiyle
Müslümanlar'ın can ve mal güvenliği sağlanmış. Bu kasaba büyümüş ve Yukarı
Aziziye ve Aşağı Aziziye diye ik bölüm halinde anılmış...
VALI DEDEM SIRPLARI KURTARDI
Benim dedemin adı da Aliya idi. Adını bana vermişler. Rahmetli dedem, 1. Dünya
Savaşı'nda Aziziye'nin Valisi idi. Bu vesileyle ilgi çekici bir tarihî anekdot
aktarayım.. Haziran 1914'te Saraybosna ziyareti sırasında, Avusturya-Macaristan
Arşidükü Ferdinand'a suikast düzenlenmesi ve öldürülmesi ardından Avusturya,
Bosna-Hersek Başkomutanı emriyle tüm ülkede Sırplar'ın evinde arama yapılma ve
şüphelilerin gözaltına alınmasını emretmişti. Bu emirle Aziziye'ye de
gelmişlerdi. Aziziye'de 40 Sırp tutuklanmış, götürülüyorlardı. Dedem vali
olarak müdahale etti ve askerlere "Bu sırplar suçsuz. Bunları götürmeyin.
Onları tutuklarsanız, beni de tutuklayın" demişti. Aziziye'deki Avusturya
askerlerinin başındaki komutan dedemin bu ifadesi üzerine 40 Sırp'ı serbest
bırakmıştı.
ÖLÜMÜN EŞIĞINDEN DÖNDÜM
Aziziye, daha sonraki yıllarda Hırvat milliyetçileri (Ustaşa'lar) tarafından
işgal edilmiş ve Müslümanlar buradan zorla göç etmişlerdi. Ailem de 1927'de
Saraybosna'ya yerleşmişti. O yıllarda Saraybosna'da okuyordum. 1944 yılı
Haziran ayı idi. 'Ustaşa'lar, beni hayalî Büyük Hırvatistan Ordusu'na almak
istiyorlardı. Onlardan kurtulmak için Müslümanlar'ın yoğunlukta olduğu Gradaçac
kasabasına kaçmaya karar verdim. Gradaçac'a varmadan, Sırp milliyetçileri
(Çetnikler) tarafından yakalandım. Beni ormanlık bölgedeki karargahlarına
götürdüler. Bir sürü işkenceden sonra boğazımı keserek öldürmeye karar
verdiler. O sırada karargaha dışarıdan bir grup geldi. Alaylı bir şekilde beni
sorguladılar. Hırvatlar'ın Aziziye'yi işgali üzerine Saraybosna'ya taşındık.
Hırvatlar beni zorla ordularına almak istedikleri için Gradaçac'a kaçmaya karar
verdiğimi söyledim. Çetnikler'in komutanı Albay Keseroviç yüksek bir sesle
"Bunu öldürmeyin!" dedi. Gerekçesi ilginçti: "Bunun dedesi
Aziziye Valisi iken, Avusturya askerleri tarafından suçsuz yere tutuklanan
Sırplar'ı kurtarmıştı. Bunlardan biri de benim. Albayın bu gerçeği dile
getirmiş olmasına rağmen gözü dönmüş caniler beni öldürmekte kararlıydı. Ancak
Albay ısrar edince beni bıraktılar.
GENÇLIK YILLARIM VE GENÇ MÜSLÜMANLAR TEŞKILATINA KATILIŞIM
GENÇLIĞINIZ NERELERDE VE NASIL GEÇTI?
Ailem 1927'de Saraybosna'ya geldiğinde ben 2 yaşımdaydım. Aziziye'deki
günlerimi hatırlayamıyorum. Ancak daha sonraki yıllarda yazları amcalarımın
yanına giderdim. Orada hâlâ birçok akrabamız var. Eski Yugoslavya döneminde
Saraybosna'da orta öğrenimimi tamamladım. Almanya'nın yardımıyla 1941'de
kurulan Bağımsız Hırvat Devleti'nin işgali altında bulunan Saraybosna'da
1943'te liseyi bitirdim. Hırvatlar beni askere almak isteyince Saraybosna'dan
kaçtım ve Gradaçac'a gittim. Çünkü o tarihde Bosna Hersek'in büyük bir kısmı
Faşist Ante Paveliçíin Almanlar'dan aldığı yardımla kurduğu 'NDH' Bağımsız
Hırvat Devleti'nin işgali altındaydı. Kuzeydoğu Bosna'nın bir kısmını Müslüman
milisler, diğer bir kısmını Sırp Çetnikler kontrol altında tutuyordu. O zaman
Sırplar'ın en büyük düşmanı Hırvatlar olduğu için Sırplar Müslümanlarla iyi
geçiniyorlardı. Sırplar, 'Müslümanları zorlarsak Hırvat ordusuna katılırlar'
diye korkuyorlardı. ll. Dünya Savaşı'nda Kuzey Bosna'da yanı sıra Breçko,
Aziziye (Şamaç) ve Modrica bölgelerinde Sırplar tarafından Müslümanlara yönelik
bir katliâm duymadım.
SARAYBOSNA'YA NE ZAMAN DÖNDÜNÜZ?
1943'ten 1944'e kadar Gradaçac'da gizlendim. Arasıra Saraybosna'ya gizlice
gider gelirdim. 1945'te Partizanlar (Tito'nun ordusu) Saraybosna'ya hakim
olunca ben de Saraybosna'ya döndüm. 6 Nisan 1945'te Partizanlar evime geldi.
Tifo hastalığına yakalanmıştım, ayağa kalkacak halim yoktu. Beni askere almak
için gelmişlerdi fakat yatalak olduğumu görünce "İyileşince askerlik için
teslim ol" dediler. Gitmeyince bir hafta sonra tekrara geldiler ve beni
askere aldılar. Zor bir askerlik yaptım. Askerliğimin sonuna doğru, 1 Mart
1946'da bir asker olarak tutuklandım. İddianame'de 'Mladi Muslimani' (Genç
Müslümanlar Teşkilatı) üyesi olmak, Tito'nun fikirlerini eleştirmek ve onun
fikirlerini devletleştirmek isteyen savaşcı önderler kabul edilen Partizanlar'a
karşı muhalefet oluşturmak ve Sovyet karşıtı gizli propaganda yapmak gibi
iddialar yer almıştı.
DOĞRU MUYDU BU IDDIALAR?
İddialar doğruydu. Beni çok iyi tesbit etmişlerdi. Hitler ile işbirliği yapan
Hırvat Ustaşa'ları ile Sırp milliyetçiliğini temel esas alan Draja Mihailoviç
önderliğindeki çetniklere karşı elde edilen zaferden sonra devletini kuran
Josef Broz Tito Yugoslavya toprakları içindeki müslüman nüfusun varlığından
korkuyordu.
Müslümanları yeni rejim içinde eritmeyi hedefleyen Tito, bu görüşe engel olan
tüm teşkilatları yasaklamış ve üyelerinin mahkum edilmesini emretmişti. İşte
ben de bu plan çercevesinde tutuklanıp yargılandım. Başlatılan bu kampanya
sonucu cezaevleri müslümanlarla doldu. Mladi Muslimanií (Genç Müslümanlar
Teşkilatı) öncüsü çok sayıda kişi ağır cezalara carptırıldı.
İSLAM'IN HOŞGÖRÜSÜNÜ ANLATIYORDUK
Mladi Muslimani (Genç Müslümanlar Teşkilatı)'nın kuruluşu ve amaçları hakkında
bilgi verir misiniz? Mladi Muslimani ll. Dünya savaşından önce kuruldu.
Sadece Yugoslavya'da değil Avrupa kıtasına yayılmış ve çeşitli Avrupa
ülkelerinde yaşamaya mecbur kalmış Boşnak, Arnavut ve çeşitli ırklara mensup
Balkan müslümanlarının katılımıyla kurulmuş ise de, teşkilatın öncüleri Boşnak
Müslümanları idi. Kısa zamanda tüm Avrupa'da örgütlenmeyi başarmıştı. O
zamanlar 16 yaşımdaydım. 1939'da teşkilata karşı başlatılan saldırı, yargı ve
yasaklamalar ile teşkilatın lideri olan Mehmed Spaho'nun öldürülmesi ile
teşkilat büyük darbe aldı ve başsız kaldı. Bosna Hersek toprakları çoktan
paylaşılmıştı. Müslümanlara karşı bir yok etme hareketi başlatılmıştı.
Müslümanların malları ellerinden alınmış ve evleri ateşe verilmişti. Bir yanda,
Hırvat Ustaşalarının , diğer yandan Sırp Çetniklerinin saldırıları karşısında
Müslüman Boşnak halkı, her şeylerini bırakıp belli bölgelere çekilmişti.
Müslüman Boşnak halkının varlığını korumak amacıyla 'Mladi Muslimani' kuruldu.
Mladi Muslimani (Genç Müslümanlar Teşkilatı)'nin kurulmasının tarihi sebepleri
vardı. Milletçe yaralıydık ve Osmanlı'nın bölgeden çekildiği günden beri hep
horlanmaktaydık. Topraklarımız gasp edildi. Bu olaylar karşısında yaralarımızı
sarmamız lazımdı. Halkımıza geleceğe ümitle bakabilen canından, malından ve
namusundan emin olabilecek bir ortamın sağlanması gerekmekdeydi. Bunun için
mutlaka teşkilatmamız gerekmekteydi ve âğabeylerimiz bunu yapmıştı.
SIZ KAÇ YILINDA TEŞKILATA
KATILDINIZ?
Lise ikinci sınıftayken 1940'da teşkilata üye oldum. Belgrad Üniversitesi'ne
devam eden ve teşkilatın önde gelenlerinden Tarık Muftiç, Esad Karadozoviç,
Nusret Başagiç ve Emin Granov'la tanıştım. Üyelerin büyük bir kısmı Saraybosna
Lisesi öğrencileriydi. Beraber olduğum Eşref Çampara ve (daha sonra şehîd olan)
Muammer Sadoviç ile faaliyetleri tartışıyor ve fikirlerimi
geliştiriyordum.
TEŞKILAT NASIL ÇALIŞIYORDU?
Teşkilatta yaptığımız görev dağılımında Liseliler ve Üniversiteliler diye iki
ayrı grupa ayrıldık. Aralık 1940'da yaptığımız bir toplantıda ilk defa biraraya
geldik. Ocak ve Şubat aylarındaki toplantılarda Boşnak halkının içinde
bulunduğu sıkıntılar ve çıkış yolları tartışıldı. İslam'ı daha iyi anlamak için
İslam dini dersleri başlatmıştık. Avrupalıların İslam'a bakışı ve Haçlı
Seferleri'nin sebepleri ve Müslümanlara karşı başlatılan yok etme
kampanyalarının sebepleri, en çok tartışılan konularımızdı. O tarihte İslam ve
Müslümanlar aleyhinde büyük bir karalama kampanyası başlatılmıştı. Müslümanım
demek suç olmuştu. Aleyhimizdeki bu yoğun kampanyaya karşı kendi başımıza
İslam'ı öğrenmek ve İslam'ın hoşgörüsünü tanıtabilmek için yazılar yazmaya
çalışıyorduk.
"GIZLICE İSLAMI EĞITIM ALIYORDUK"
İstanbul-Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek Müslümanları için çok önemli olan ve
İkinci Dünya savaşı yıllarında kurulan Genç Müslümanlar Teşkilatı'nın Komünist
Sırp yönetiminin baskıları ve Sırp gizli servisinin takiplerine rağmen Boşnak
gençler arasında yayılıp örgütlendiğine ilişkin ilginç anekdotlar anlatıyor.
İzzetbegoviç, 16 yaşında girdiği Genç Müslümanlar Teşkilatı'ndaki fikri
çalışmaları şu sözlerle anlatıyor:
"O sıralarda, Ali Mutevelliç tarafından kaleme alınan ve büyük bir
hayranlık duyduğum 'İslam Işığında' adlı eseri okudum. Bu, çok kıymetli bir
eserdi ve benim üzerimde büyük etkisi olmuştu. Ayrıca Osman Nuri Haciç'in
yazdığı 'Hz. Muhammed ve Kur'an da bana yön veren eserlerdendir. Yaklaşık 300
sahife olan bu kıymetli eser, idealist bir uslûbla yazılmıştır. Bu ve benzeri
kıymetli eserler o zamanlar Mostar şehrindeki faaliyet gösteren 'Kalaycı'
Kütüphanesi tarafından bastırılmıştı. Bu çok büyük bir hizmet olmuştu ve
teşkilatımız üyeleri bu eserlerden büyük ölçüde istifade etmişlerdi. Bu eserler
teşkilatımızda okunuyor ve tartışılıyordu. Böylece ilk aylardan başlayarak
İslam'ı gerçek kaynaklarından öğrenmeye başlamıştık. Üyelerimizin sayısı büyük
bir hızla artıyordu. Müslüman gençlik içinde teşkilatımız büyük bir kabul
bulmuş oldu."
Aliya İzzet Begoviç, Mladi Müslümani(Genç Müslümanlar Teşkilatı)'nin
kuruluşunu, yapısını ve faaliyetlerini anlatmaya devam ediyor:
İLK LIDERINIZ KIMDI?
Teşkilat 1941 yılının Mart ayının sonunda Yugoslavya Krallığı'nın parçalanmaya
başladığı ortaya çıktı. O zaman biz Saraybosna'da Genç Müslümanlar Teşkilatı
olarak ilk genel kurulumuzu topladık. Genel Kurulda teşkilat resmen ilan
edildi. Genel Kurula 50 üyemiz katılmıştı. Çünkü herkes katılmaya korkuyordu. O
zamanki anayasa gereği, genel kurulumuza bir polis katıldı. Kurulumuzun açılış
konuşmasını Tarik Muftiç yaptı ve ilk liderimiz o oldu. Genel
Kurul'umuzdan 15 gün sonra savaş patlak verdi. Genel kurul kararları,yeni
yönetim kurulu protokolü ve yeni tüzük mahkemeye verilemedi. Şavaşla birlikte
işgal geldi ve Bağımsız Hırvat Devleti ilan edildi ve Ustaşa'lar (Hırvat
Milliyetçileri) yeni bir hükümet kurdular. Hitler Almanyası'nın desteğinde olan
bu hükümet, Hitleri örnek alarak örgütlenmeye başlamıştı. Hükümete bağlı ''Genç
Ustaşalar Teşkilatı'' kuruldu.
USTAŞALARIN AMACI NEYDI?
Bu örgütün hedefi tüm Hırvat ve müslüman gençleri çatısı altında toplamak ve
ilan edilen Bağımsız Hırvat Devletinin ordusuna katmaktı. Kimseye sorulmadan
tüm gençler kaydedilmiş ve toplantılara zorla getiriliyorlardı. Oluşturulan
eğitim kamplarında ideolojik seminerler veriliyordu. Büyük Hırvatistan hayali
taşıyan bu eğitim seminerlerinde müslüman Boşnakların aslen Hırvat oldukları ve
Osmanlılar tarafından zorla müslümanlaştırıldıkları israrla vurgulanıyordu.
Beni ve benim gibi çok sayıda müslüman genç bu kamplarda verilen eğitimlere
katılmak zorunda bırakılmıştı. Ancak biz birbirimizi tanıyorduk ve Hırvatların
oluşturduğu gençlik kamplarında gizlice biraraya gelip İslami eğitim ve
teşkilatlanma dersleri yapıyorduk. Onların seminerleri hiçbir arkadaşımıza
tesir etmiyordu, çünkü biz onların amaçlarını çok iyi biliyorduk.
HIRVATLAR TEŞKILATA NASIL BAKIYORLARDI?
İnanır mısınız, o günlerde yaptığımız gizli çalışmalar sayesinde sayımız hızla
çoğaldı. Elbette Hırvatlar bizim gizli çalışmalarımızı tesbit etmişti, ancak
'onlardan kaçıp, sırpların safına geçeriz..' korkusundan varlığımızı
bilmiyorlarmış gibi görüntü veriyorlardı. Ayrıca onlarla bir ortak yönümüz
vardı; biz de onlar gibi komünistlere karşıydık. Saraybosna Üniversitesi ve
liselerde müslüman gençlik arasında örgütlemeyi tamamlamış evlerde gizlice
sohbet toplantıları düzenliyorduk. Yani, vaziyete hakimdik. Ancak rahat
değildik ve illegal idik. Bazı arkadaşlar teşkilatımıza resmiyet kazandırmak
için bazı girişimlerde bulundu ise de Hırvatlar müsaade etmediler. Bu durumlar
karşısında, bazı arkadaşlarımız, imamlar tarafından 1930'larda kurulan
'El'Hidayeh' teşkilatına katılarak resmiyet kazanmamızın doğru olacağını
savunmuşlardı... Bu teklife ben ve bir grup arkadaş karşı çıktık. Çünkü bu
teşkilat imamlar tarafından kurulmuş ve çok pasifti. Teşkilatın başında büyük
alim Mehmet Efendi Hanciç vardı, ancak bu teşkilatın adı var, hiçbir etkinliği
ve gücü yoktu. Onlara katılırsak biz de pasifleşir ve mücadele azmimizi
kaybederiz diye düşünüyorduk. Bazı arkadaşlar bu teşkilata katıldı ve
yöneticilik aldılar. Neticede biz haklı çıktık ve onlar da daha sonra bu
teşkilattan ayrıldılar.. Biz arkadaşlarımızla 'Merhamet' adlı teşkilata
katıldık. Müslümanlar tarafından kurulan bir yardım teşkilatı idi. Biz burada
Genç Müslümanlar Teşkilatını yeniden örgütlemek ve savaş sebebiyle mağdur
kalmış müslüman ailelere sahip çıkmak için bazı çalışmalar başlatmıştık. Önemli
ve faydalı şeyler de yapmış olduk. Ancak imkanlarımız çok sınırlı idi.
MÜSLÜMANLAR OLARAK AYAKTA KALABILMEYI NEYE BORÇLUSUNUZ?
Biz o zamanki şanlı mücadelemizin bu günlere gelişimizde büyük rolü olduğu
inancındayım. Biz mensubu olduğumuz mukaddes dinimiz İslamla varlığımızı
sürdürebileceğimize inanmıştık ve öyle de oldu. Bu şuna benzer: Bir çiçek
düşünün, eğer onun köklerini keserseniz; o,topraktaki gıdayı ve suyu alamaz.
Bir süre yaşar ve sonunda kurur ve en ufak rüzgar, onun alır kötürür. Kısacası
Müslüman Boşnak halkının geleceği İslam'dadır. Bu benim değişmez, sâbit
fikrimdir.
Faşist Ustaşalara da karşıydık
Mladi Müslümani olarak, İkinci Dünya Savaşı sırasında faşistlerle işbirliği
yaparak katliâmlara katıldığınız iddiaları doğru mu?
Kesinlikle doğru değil, Sırplar ve Hırvatlar karşılıklı katliamlar
yapıyorlardı. Biz Komünistlere olduğu kadar Faşistlere de karşıydık. Bu nedenle
ne Hırvatların yanında yer aldık ve ne de Sırpların. Bize göre ikisi de birdi.
Ancak hem Sırplar ve hem Hırvatlar işgal ettikleri bölgelerdeki müslümanları
zorla askere alıp cepheye sürmüşlerdi. Bu zoraki olan bir hadiseydi. Yani,
hiçbir müslüman gönüllü taraf olmamıştır. Biz müslüman Boşnaklar kendi
kimliğimizi korumanın mücadelesini veriyorduk. Elbette savaşın içindeydik ve
savaşla ilgimiz olmadığı halde en çok zarar görenlerden birisi de biz olduk.
Hırvatlar ve Sırplar bizi kendilerine çekebilmek için bazı belediyelerde
görevler teklif ettilir; ancak hiçbir Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi bu
görevleri kabullenmedi. Ve hiçbir üyemiz faşist Ustaşaların SS ordusuna
katılmadı. çoğunluğumuz asker kaçağı idi. Biz Hırvatlar tarafından Sırplara
karşı yapılan katliâmları sürekli kınadık. Biz Hırvat ve Sırpların sivil halka
yönelik katliâmlarını kınayan bir bildiriye teşkilatımızın imzasını bile
koyduk.
Af dilekçesini İMZALAMAYI reddettim
Dizinin bu bölümünde Aliya İzzetbegoviç, 1946'daki ve 1983'deki tutuklamaları,
hapiste geçen uzun 9 yılın öyküsünü anlatıyor. Ayrıca, 1970'de kaleme aldığı
ünlü "İslami Deklarasyon"unTito rejimi üzerindeki etkisine
değiniyor:
"Savcıların gözleri dönmüştü"
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Tito rejimi Hırvat Ustaşalarını ve onlara
katılan müslümanları cezalandırmıştı. Burada bir ayırım yapmaları lazımdı,
yapmadılar. Çünkü, Hırvatlar gönüllü idi, müslümanlar ise zorla orduya
alınmıştı. Bizim davalar ise 1 Mart 1946'tan sonra başladı. Genç Müslümanlar'ı,
gruplar halinde ve sistemli şekilde yargıladılar. Birinci grup 1946'da; İkinci,
Üçüncü grup 1947'de, dördüncü ve beşinci gruplar 1948'de ve son tutuklama
1949'da yapıldı. Hiç unutmam, savcı "Bunlara öyle ceza verelim ki bir daha
böyle bir şeyi düşündükleri zaman damarlarındaki kanları buz tutsun" diye
haykırıyordu.
YARGILAMALAR NASIL GEÇTI?
Ben ve arkadaşım Necîb, Sagirbegoviç askeri mahkemede yargılandık. Ben 21,
Necib, 23 yaşındaydı. Ben 3 yıl, Necip 4 yıl ceza aldı. 1946 -1949 yılları
arasını hapiste geçirdim. Bizi Zenitsa cezaevinden Stolac'a, ordan da Bele
Cezaevine gönderdiler. 6 ay sonra ailem yerimi öğrendi, binbir zorluktan sonra
görüşme müsaadesi alabildi. Biz ormanda çalışıyor, Devlet'e kereste
hazırlıyorduk. İyi çalışmamız için verilen ekmek arttırıldı, süt vermeye
başlanmıştı. Pranga mahkumu gibiydik. Akşam yorgun olduğumuz için bir kenarda
yığılıp kalıyorduk.
'İSLAM BILDIRISI' NASIL KALEME ALINDI?
1970'de müslümanların mevcut durumunu göz önüne alarak 'İslam Bildirisi'ni
kaleme aldım. Bu bildiri aslında bir çağrıydı, sadece Bosna ve Yugoslavya
müslümanlarına değil, tüm dünya müslümanlarına hitap ediyordu. Çağrımda müslümanlara
yeniden uyanış ve dirilişin öncüleri olma ve İslam'da şuûrlanmayı işlemeye
çalıştım. Baskılar ve yasaklara karşı siyasî bir şuûrlanmanın başlatılması ve
haksızlıklara karşı haklı bir siyasi başkaldırının başlaması gerektiği
düşüncesinden hareket etmiştim. Bildiri Yugoslavya'da olduğu gibi İslam
dünyasında da büyük yankı uyandırdı ve çokca tartışıldı. Büyük bir kısmını ceza
evinde yazdığım "Doğu ve Batı arasında İslam" kitabım da öyle oldu.
Kitabın çeşitli dillere tercüme edilerek tartışılmaya başlanması Komünist
yönetimi endişelendirdi. Ağustos 1983'te Genç Müslümanlar Teşkilatı üyesi
arkadaşımla yeniden tutuklandım, 14 yıla mahkum oldum.
"Affedilmem için yalvarmam istendi"
6 ay sonra itirazda bulunduk, cezamızın hafifletilmesini istedik. Fikir suçlusu
olarak cezalarımızın indirileceğine inanmıştık. Ancak 14 yıl 12 yıla indirildi.
Bir kere daha dilekçe vererek cezamızın hafifletilmesini talep ettik. Bu sefer
9 yıla indirildi. 1987'de halen sebebini anlayamadığım bir olay oldu. Zamanın
'Af Komisyonu' Başkanı Zdravko Durişiç evime mektub göndererek iki kızımı
yanına çağırdı. Onlara 'Bu dilekçeyi babanıza götürün, imzalasın, onu serbest
bırakacağız' diyerek bir yazılı dilekçe örneği verdi. Kızlarım sevinç dilekçeyi
imzalamamı istediler. Dilekçede 'Yaptıklarım yanlıştı ve pişman oldum. Affımı
istiyorum ve bundan sonra, normal hayata döneceğimi ve siyasetle asla
uğraşmayacağımı garanti ederim' ifadesi vardı. Asla kabul edemiyeceğim
dilekçeye imza atmamı istiyorlardı. Çünkü onlar korkmuşlardı, gelecekde yeni
bir örgütlenmeye girişeceğimi iyi biliyorlardı. İmzalamayı reddetim. Kızlarım
üzüldü, onlara durumu izah edince gerçekleri anladılar. Kasım 1988'de dış
ülkelerin baskısıyla alınmış bir karar bana ulaştırıldı. Yugoslavya
Parlamentosu beni affetmiş. Demokratik ülkelerin ve İslam ülkelerinin
baskılarının bu afta büyük rolü olmuşdu. İslam ülkeleriyle ticareti geliştirmek
isteyen Yugoslav yönetimi bu karara varmış, serbest kalmıştım..
Yaşlanmıştık, ama içimizdeki ateş çok gençti
1989'da hapisten çıkar-çıkmaz ziyaretime gelen arkadaşları uyardım.
Yugoslavyanın parçalanacağını, bu ihtimali göz önüne alarak siyasi çalışmaları
gecikmeden başlatmamız gerektiğini söyledim. Bazıları "tekrar hapse
atacaklar seni, gel bu işlere girme!" dedi. Bazıları ise, benim gibi
düşünüyorlardı. Ben ve arkadaşlarım korkmuyorduk. Zira, hiçbir zaman korkuyla
arkadaş olmamıştık. Mladi Muslimani Teşkilatı eski üyeleri ile yeniden biraraya
geldik. Aradan yıllar geçti ve artık hepimiz yaşlanmıştık. Ancak, içimizdeki
ateş çok gençti. Milletimiz için bize bir kere daha tarihi bir görev düştüğünün
bilinci içinde yeniden yola çıktık. Tam bir yıl sonra 1989 Kasım'ında partiyi
kurduk. Ve tam bir yıl sonra seçilmiş olarak parlamentoya girdim. Bu nedenle
Kasım ayı benim için önemli bir aydır. Ve bu olaylar hep birer yıl arayla
gerçekleşti.
DOMUZ ETİ YEMEYE ZORLADILAR
CEZAEVI ŞARTLARI NASILDI?
Cezaevi şartları çok ağırdı ve büyük bir baskı altındaydık. Buna girersek uzun
sürer ve kitaplar yazılır. şartlar çok zordu, insanlık dışı muamele vardı.
İbadet yapmamız yasaktı, domuz eti yemeye zorlandığımız zamanlar
olmuştur.
OLAYLARI ORADAN NASIL DEĞERLENDIRIYORDUNUZ?
Çıkmamıza birkac yıl kalmıştı. BM İnsan Hakları Komisyonu ve çeşitli ülkelerde
faaliyet gösteren insani kuruluşlar Yugoslavya'daki cezaevlerinde süren
insanlık dışı zulmü biliyorlardı. Her hafta heyetler geliyor ve incelemeler
yapıyorlardı. Yugoslav yönetimi bu kuruluşlara şirin görünebilmek için
habishanelerdeki şartları değiştirdiler ve odalara televizyon almamıza ve dışarıdan
gazete getirtmemize müsaade edildi. Ondan sonra dünyanın yeni bir değişime gebe
olduğunu daha iyi anladık. Televizyon haberlerinde hürriyet ve insan hakları
programları yer almaya başlamış, ABD ile Rusya ve Avrupa ülkeleri arasında
ziyaretler sıklaşmıştı. Gorbaçov'un mesajları ve Perestroika fikri Sovyetlerin
tıkandığını ve çıkış yolu aradığını gösteriyordu. Komünist dünyada,
durdurulamayan hızlı inişin sonu nereye varacağı merak ediliyordu.
Bizde bu değişimin Yugoslavya'yı nasıl etkileyeceğini tartışıyorduk. Çünkü
Yugoslavya Komünist Partisi Hırvat, Sırp, Makedon, Arnavut, Sloven ve Boşnak
üyeleri birbirini eleştirmeye ve suçlamaya başlamışlardı. Bir anda
Yugoslavya'yı meydana getiren Cumhuriyetlerde milliyetçi akımları baş göstermiş
ve ülkenin geleceği tartışılır olmuştu.. Kısacası, tünelin ucu
görünmüştü.
Çektiğimiz zulümleri imanımızla göğüsledik
Müslüman Boşnakların efsanevi lideri merhum Aliya İzzetbegoviç, Genç
Müslümanlar Teşkilatı'nın devamı olarak kurulan SDA(Demokratik Eylem
Partisi)'nın kuruluşunun öyküsünü şöyle anlatıyor: "GMT incelediğinde
fonksiyonunun çok güçlü olduğu ve insanlarda derin izler bıraktığı
görülecektir. Komünist rejim karşısında teslim olmayan tek teşkilat
olmuştur.Yok edilmek istenen müslüman Boşnak halkının kimliğini korumak en
büyük emelimizdi, bizi ayakta tutan güç buydu. Zulümleri imanımızla göğüsledik.
Uzun yıllar cezaevi hayatı çeken üyelerimizle 1989'da gizlice biraraya geldik,
o ruhu parti kurarak yaşatmaya karar verdik.
GMT'nin ihtiyarlayan ama ruhları genç olan bir grup insan hayatı bahasına
yeniden ortaya çıktı ve SD kuruldu. Çocuklarımızı yanımıza alarak yola çıktık.
Çünkü genç yaşımızda yemin ettik: İslam ve müslümanlar için çalışacağımız
hususunda Allah'a söz verdik. Bunca cefaya rağmen yolumuzdan ayrılmadık.
Komünistler battıkça, partimiz Bosna semalarında yükseldi ve beklenen güneş
doğdu. Partimizin aydınlık yolundan yürüyen halkımız kimliğine sahip çıktı,
partimizi iktidara taşıdı. Sevinç göz yaşları aktı, camilerde şükür namazları
kılınarak Allah'a hamd edildi. Dünya bir kere daha görmüştür ki müslüman Boşnak
halkı yok edilemedi. Bu bize Allah'ın lütfudur. İnanıyorumki, GMT ve onun
devamı SDA, Yugoslavya müslümanlarının uyanışında tarihi rol oynadı.
PARTI KURMA FIKRI NASIL GELIŞTI?
Parti kurma fikri aklıma cezaevindeyken geldi. Komunizmin birgün biteceğine
inanmıştım ve planlarımı buna göre kurardım. Arkadaşlarıma cezaevindeyken
bunları söylediğimde gülerlerdi. Mahkemede bile bu fikri savundum. Bu fikrimin
yakın olduğunu, dünyada yaşanan siyasi ekonomik çalkantılardan anlamıştım. Bu
çalkantıların Komünistsiz bir dünyanın doğum sancıları olduğu anlaşılmıştı. Bu
günler için hazırlıklara başlanması gerektiğine inanarak parti kurmayı o
zamandan kararlaştırdım. Zaman beni haklı çıkardı. Cezaevinde başlattığım parti
çalışmalarımı çıktıkdan sonra arkadaşlarımla fiiliyata koyduk. SDA cezaevinde
kuruldu. Tüm hazırlıkları arkadaşlarımızla içerde iken tamamlamıştık. SDA
Yugoslavya tarihinde en hızlı örgütlenen parti olmuştur.
NEDEN SDA ADINI SEÇTINIZ..?
Henüz ayrılık olmamıştı ve biz Bosna-Hersek'te yaşayan Sırp ve Hırvatları
vatandaşlarımız kabul ediyorduk. Partimizin adını ünlü sanatçımız Saffet İseviç
buldu. Görüş birliğiyle, partimizin adı SDA oldu. SDA'yı resmen Mart 1990'da
kurduk. Kurultayımızı 26 Mayıs 1990'da topladık. Yugoslavya'da yüz küsur parti
vardı. Elhamdülillah partimiz bunların içinde en büyük parti durumuna geldi.
Müslümanlar olarak çok baskı gördük. Dinimizi öğrenebilecek kadar özgür
olamadık. Ben İslamı ve mücadele şuurunu Mevdudi, Seyyit Kutup, Hasan El Benna
ve Fazlurrahman gibi âlimlerin kitaplarından öğrendim. Partimizin kazandığı
zaferler sayesinde İslam yeniden ülkemizde hayat bulmaya başladı. İlk seçimde
oyların % 33'ünü alarak 130 sandalyeli parlamentoda 42 Milletvekilliği
kazandık. Bu Müslüman Boşnak halkının ilk demokrasi zaferi oldu. Kısacası yok
edilmek istenen bir halkın kimliğini ayağa kaldırdık, biz varız
dedik."
ALIYA IKINCI DEFA BAŞKAN
Aliya İzzetbegoviç'in anlattıkları burada bitiyor. Boşnak halkı 200 bin şehidin
ardından özgürlüklerine kavuştular. ABD'nin Dayton kentinde parafe edilen ve
Paris'te imzalanan anlaşmayla 4 yıl süren kanlı savaşın yaşandığı savaş resmen
bitmiş olsada Bosna Hersek'te normal hayata dönüş kolay değildi. Yakılıp
yıkılan bu ülkenin yeniden yapılanması birinci derecede düşündüren faktör
olmakla birlikte, ülkeyi kim yönetecek, seçimler nasıl gerçekleştirileçek
düşüncesi herşeyin önündeydi. Müslüman Boşnak, Hırvat ve Sırplardan oluşan
taraflar kadar Dayton antlaşmasına imza koyan garantör ülkeler de, seçimin
sonucunu merak ediyorlardı. 14 Eylül 1996'daki seçimlerde 24 ayrı parti ve
bağımsızlarla birlikte 3398 aday yarıştı. En çok oyu toplayan Aliya ikinci defa
Cumhurbaşkanı seçildi. Sırp ve Hırvatlar tarafından bölgeden kovulmak istenen
müslümanlar verdikleri onurlu direniş sonunda hem bu bölgede kalmayı hem ülke
yönetimini yeniden ele geçirmeyi başardılar. Aliya 1998'e kadar
Cumhurbaşkanlığı yaptı. 13-14 Eylül 1998'da yapılan Devlet Başkanlığı seçiminde
Aliya'nın şahsında müslüman Boşnak halkı bu zaferi yenilemiş oldu. Özgür ve
Demokrat Bosna Hersek adı altında SDA (Demokratik Eylem Partisi), ZABİH (
Herşey Bosna İçin Partisi) ve LP (Liberal Parti)'den oluşan seçim koalisyonu
Aliya'yı Devlet Başkanlığına aday gösterdi. Aliya Bosna Hersek Cumhurbaşkanlık Konseyi
Başkanlığına seçildi. Sırp aday Zivko Radişik ve Hırvat aday Ante Yelaviç,
Aliya'ya yardımcı olarak seçildiler. Böylece Aliya, halkı tarafından kabul
bulmuş karizmatik lider olduğunu bir kere daha isbatlamış oldu.
'SELAM SANA EY HALKIM!'
"Bu günleri gösteren yüce Allah'a hamd ediyorum. Tarihimizi kanımızla
yazdık. Evlerimiz yakılıp yıkıldı. Düşmanlarımız mert değildi, alçakça
katliamlar yaptılar. Yapılan katliamları dünya şimdilerde ortaya çıkartılan
toplu mezarlardan anlamaktadır. Bu gerçekleri haykırmıştık, duyan olmamıştı.
Tüm acılara rağmen çok şükür ayaktayız. Yıkılan ev ve camilerimizi yeniden inşa
ettik. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Onlarla inşallah cennet'de buluşacağız,
onları Allah'ın ve meleklerinin huzurunda şanlı direnişlerinden dolayı
kutlayacağız. Gelinen noktada herşey bitmiş değil, yeni başlıyoruz.
Başlattığımız mücadelede eksiklikler olmasına rağmen bir yerlere geldik. Bundan
sonra görev sizlerindir. İlerleyen yaşım ve sıhhatim nedeniyle aktif siyaseti
bırakıyor, bir nefer olarak ömrümü halkıma hizmet etmek isteyen siyasilere
destekle yaşayacağım. Allah'a hamd ediyorum ki bugün elimdeki dalgalanan
bayrağı teslim edeceğim inanmış yüzbinler var. Artık Bosna Hersek hür ve
bayrağımız kendi topraklarımızda dalgalanıyor. Selam sana ey halkım. İmanınıza,
bayrağınıza ve devletinize sımsıkı sarılın."
KAYNAKÇA
www.wikipedia.org
www.zaman.com.tr
www.yenisafak.com.tr
Izzetbegoviç A., Tarihe Tanıklığım Çeviren: Ahmet Demirhan/ Alev Erkilet/ Hanife Öz ,İSTANBUL;2003
İzzetbegoviç A., İslam Deklarasyonu ve İslami Yeniden Doğuşun Sorunları,
Fide Yayınları, İstanbul 2007, 214 s